English
 
   

Mustafa Yıldız
2021 32(3): 222-224
DOI: 10.5080/u26242
[Geri]    [PDF]    [Özet]    [Yazara Mail]
İNGİLİZCE ÖZET

Sayın Editör,
Türk Psikiyatri Dergisi’nin 31. Cildinin Bahar Sayısı önyazısında
yayın yönetmeni Aygün Ertuğrul (2020) “Çeviride
Kaybolanlar” başlığında ele aldığı yazısında dilin yaşayan ve
gelişen bir canlı olarak algılandığını, korunması ve gelişmesi
için emek verilmesi gerektiğini, dergi olarak buna çaba gösterdiklerini
belirtmektedir. Türkçenin bilim dili olarak varlığını
sürdürmesi ve gelişmesi için derginin, kuruluşundan bu yana
M. Orhan Öztürk’ün öncülüğünde önemli işler başardığı görüşüne
ben de katılıyorum. Ne var ki onca çabaya rağmen
gerek Türk Psikiyatri Dergisi gerekse Türkçe yayımlanan diğer
dergilerdeki bilimsel yazılarda çeviri yanlışlarının ve terim/
kavram karmaşalarının devam ettiği görülmektedir (Yıldız
2011). Bu sorunun üstesinden gelinmesi için dergi yayın yönetmenlerinin
ya da yayıncıların daha kararlı ve tutarlı tutum
takınması gerektiğine inanıyorum. Dil, konuşarak, yazarak,
kullanarak oluşan ve gelişen canlı bir dizgedir. Eğer yazı dilinde
yabancı terimleri bolca kullanır ve kimi zaman da anlatım
hatalarına yol açacak düzeyde çeviri yanlışları yaparsak dili
geliştirmek yerine yozlaştırmış oluruz.
Konuya dil duyarlılığı olduğunu söyleyen ve Türkçeleşme konusunda
öncülük yapan Türk Psikiyatri Dergisi’nin son sayısından
(31. Cilt, Güz Sayısı) bazı yazı başlıklarını gözden
geçirerek açıklık getirmek istiyorum.
Bu sayının yazılarının başlıklarına baktığımızda, 159. sayfada
şöyle bir başlıkla karşılaşıyoruz: “Klozapinin Hipokampusta
Proton Manyetik Rezonans Spektroskopi Bulguları Üzerine
Etkisi”. Kuşkusuz ilk okumada ne anlatmak istediği konuya
ÇEVİRİDE ATLANAN ANLAMLAR: TÜRKÇE
BİLİMSEL YAZILARDA YAPILAN ÇEVİRİ
YANLIŞLARI VE BİTMEYEN TERİMLEME
SORUNLARI ÜZERİNE
yabancı olmayanlar tarafından anlaşılabiliyor. Ancak düşünüldüğünde;
hipokampus üzerinde bazı değişiklikler olduğunu,
bu değişikliklerin klozapin kullanımına bağlı olabileceğini,
bu değişikliklerin Proton Manyetik Rezonans Spektroskopi
ile saptanabileceğini anlıyoruz. Sonuçta “klozapine bağlı
hipokampus değişikliklerinin Proton Manyetik Rezonans
Spektroskopi ile araştırılması” ya da “hipotakampusta klozapine
bağlı oluşan değişikliklerin Proton Manyetik Rezonans
Spektroskopi bulguları” başlığının durumu daha iyi anlatacağı
kolayca anlaşılabilir. Bu bilgiler ışığında yeniden okunduğunda
dergideki başlığın aslında düz çeviriyi yansıttığı ve Türkçe
anlatıma uygun olmadığı kolayca fark edilebilecektir.
168. sayfadaki başlık “Obsesif Kompulsif Bozukluk
Hastalarının İnsanların Bakış İşaretine Spontan Olarak
Odaklanmaları Bozuktur: Bir Göz İzleme Çalışması” şeklindedir.
Şimdi düşünelim; obsesif kompulsif bozukluk, tanı
adı olarak takıntı zorlantı bozukluğu şeklinde Ruh Sağlığı ve
Bozuklukları kitabında (Öztürk ve Uluşahin 2015) geçmekte
iken dergi neden bu başlığı yeğlemiş olabilir? Devam edelim
başlığa; “… hastalarının insanların bakış işaretine spontan
olarak odaklanmaları bozuktur”, burada geçen “insanların bakış
işareti” ne demektir? Türkçede böyle bir kavram var mıdır?
Bakışın kendisi bir işarettir ve bu işaret başkaları tarafından
izlenebilir. Acaba bakış yönü ya da bakış açısı mı denmek isteniyor?
Hastaların bu işarete spontan yani kendiliğinden odaklanması
bozukmuş. Bu başlık belli ki düz çeviri ve Türkçe olarak
ilk okuyuşta usyapıya (zihne) yabancı geliyor.
174. sayfada yer alan “Remisyonda Bipolar Bozuklukta
Belirsizliğe Tahammülsüzlük, Bağlanma Biçimleri ve Klinik
Özelliklerin İlişkisi” başlığında yer alan remisyon sözcüğünün
Türkçe karşılığı düzelmedir. Bipolar bozukluk terimi içinse
Türkçede iki uçlu bozukluk terimi kullanılmaktadır (Öztürk
ve Uluşahin 2015). Bu başlık “düzelme durumundaki iki uçlu
bozukluk hastalarında belirsizliğe tahammülsüzlük, bağlanma
biçimleri ve klinik özelliklerin ilişkisi” şeklinde daha anlaşılır
olarak Türkçe terimlerle yazılabilirdi.
223
185. sayfada yer alan “Özgül Öğrenme Bozukluğu Olan
Çocuklarda Serum Beyin Kaynaklı Nörotrofik Faktör
(BKNF) Düzeyi” başlığındaki “serum beyin kaynaklı” sözü
beyni tırmalamıyor mu? Serum BDNF düzeyi anlaşılabilir
bir anlatım olurdu, ancak BDNF açık yazıldığında anlama
zorluğu doğuyor. Eğer Türkçe düşünülerek yazılmış olsaydı
bu başlık, herhalde “… beyin kaynaklı nörotrofik faktörün
serum düzeyi” diye yazılmış olacaktı.
201. sayfada “Otizm Spektrum Bozukluklarında Melatonin
ve Sirkadiyen Ritim” başlığı yer alıyor. Bu başlıktaki spektrum
ve sirkadiyen ritim Türkçe karşılıkları bulunan terimlerdir.
Neden yelpaze, günlük dizem gibi Türkçe sözcükler yerine
İngilizce sözcük kullanımı yeğlenmiş? Oysaki Ruh Sağlığı ve
Hastalıkları Türkçe Terimler Sözlüğünde yabancı terimlerin
karşılıkları verilmektedir (Yıldız 2020).
212. sayfada “Fekal Kontaminasyon ile Ortaya Çıkan
Munchausen by Proxy Sendromu: Bir Olgu Sunumu” başlığı
yer alıyor. Bu başlıkta 6 İngilizce sözcüğe karşın 6 Türkçe sözcük
var. Dil duyarlılığı olan bir dergi için kabul edilebilir bir
başlık olarak değerlendirilebilir mi?
Yukarıdaki örneklere benzer çok sayıda çeviri, anlatım ve
yazım yanlışı saptanabilir. Doğaldır ki hiçbir metin hatadan
arınık değildir. Dikkatle aranırsa her yazıda büyük olasılıkla
yanlış anlatım ve yazımlar bulunur. Ancak Türkçe terim kullanma
ve Türkçe yazım konusunda duyarlılığı olan dergilerin
daha fazla dikkatli olması ve benimsediği öğretici rolüne
uygun hareket etmesi gerekir. Zor bir görevdir, ama yapılması
gereken bir iştir. Özellikle dile dayalı bir mesleğin üyeleri
olarak bu konudaki duyarlılığımızı sürekli beslemeliyiz.
Anlamayı zorlaştıracak ya da engelleyecek çevirilerin saptanıp
düzeltilmesi yazının yazım hedefine ulaşmasını sağlayacaktır.
Yayın yönetmeni aynı önyazıda duyguları anlatan sözcüklerin
her ekinde (kültürde) aynı anlama gelmeyebileceğini, çeviride
kayıplar yaşanabileceğini örnekler vererek açıklamaktadır.
Ruh sağlığı ve hastalıkları uzmanlarının mesleklerini dille
yaptıklarına ve hastaların ekinsel arka-planlarına göre sözcüklerin
farklı anlamlar taşıyabileceğine dikkat çekmektedir. Ruh
sağlığının anadilde değerlendirilmesi gerektiği üzerine vurgu
yapmakta ve farklı ülkelerde yaşayan göçmenlerin ekinsel
farklılıklardan dolayı yanlış tanı alıp tedavi görebildiklerini,
kişilerin duygularını başka bir dilde anlatırken eksilebildiklerini
dile getirmektedir. Sınırların belirsizleştiği “modern zamanlar”
dünyasında fazlaca göçmen barındıran ülkemizde de
bu konunun duyarlılıkla ele alınması ve yabancılar için kendi
ekinlerinden uzmanlardan yardım alınmasının uygun olacağını
belirtmektedir.
Dil, ulusu ulus yapan en önemli etmenlerden birisidir. Anadilini
öğrenerek yetişen kuşaklar aynı dil ortamında aynı ekinin yetiştiği
tarlanın ürünleri olarak benzer özellikler geliştirir. Anadilin
taşıdığı bu özellikler ekinsel gizbilgiler (şifreler) olarak kuşaktan
kuşağa aktarılır. Her bir sözcük kullanıldığı bağlamda yeni
anlamlar kazanır. Kazanılan bu anlamlarla da değişik zaman
ve mekanlarda daha yeni anlamlar üretmek için kullanıcılarını
bekler. Dil kendi köklerinden türeyerek büyüyen bir ağaç gibi
sürekli filizlenir, dallanır, meyveye durur ve kendisini kullanan
bireylerin usyapılarını, ruhsal özelliklerini, toplumsal ıralarını
belirler. Bu nedenle dile dayalı tanı ve tedavinin gerçekleştiği
ruh sağlığı ve hastalıkları alanında tedavicilerin tedavi olanlarla
aynı dili kullanıyor olması temel öneme sahiptir. Sözcüklerin
arkalarında sakladığı binlerce anlam sarmalını ancak aynı ekinden
beslenmiş olan kişiler kavrayabilir. En azından hastanın anlaşılmış
olduğunu hissedeceği düzeyde bir iletişim için yalnızca
önyargısız ve yüksüz olmak yetmiyor aynı zamanda hastanın
ekinsel geçmişini anlayabilmek de gerekiyor. Bu durum sadece
farklı ekinlerden hastalarla olan görüşmeler için değil aynı ekinden
ama farklı toplumsal katmanlardan gelen hastalarla yapılan
görüşmeler için de geçerlidir.
Bilimciler konuştukları dili çoğunlukla yazılı anlatımlardan
öğrenir. Hastalara ya da halka yönelik yapılan açıklamalar
da doğal olarak yazı dilinin yansıması olur. Ancak hastasıyla
konuşan bir uzmanın hastalığı ve tedaviyi anlatırken zorlandığını,
hasta için yeniden çeviri yaptığını kolayca gözlemleyebiliriz.
Klinik ortamlarda hastalarımızla konuşurken obsesyon
yerine takıntı, kompulsiyon yerine takıntılı davranış, travma
yerine ruhsal örselenme, anksiyete yerine kaygı, depresyon
yerine ruhsal çöküntü, somatizasyon yerine bedenselleştirme,
konversiyon yerine döndürme, psikoz yerine çıldırı, kognisyon
yerine biliş, insomni yerine uykusuzluk, nöroşirürji yerine
beyin cerrahisi terimlerini kullanmaktayız. Verilebilecek başka
örnekleri de düşündüğümüzde tedavide asıl ve önemli olanın
anlama ve anlaşmayı sağlayan iletişim olduğunu hepimiz kabul
ederiz. Ancak nedense bilimsel yazılarda, sunum ve derslerde
yabancı terim kullanmayı çekinmeden sürdürürüz. Kuşkusuz
bunun anlaşılmazlık ve büyüselliğe sığınma, yetersizliği bastırma,
özenti, dili iktidar aracı olarak kullanma, çeviride kolaycılık
gibi kendine özgü nedenleri olabilir (Öztürk 2012, Yıldız
2017). Ama sonuçta olan dile oluyor. Dil, gelişim kaynaklarını
kurutacak, kendi tohumlarının filizlenmesini önleyecek
biçimde yabancı sözcüklerin işgali altında kalıyor. Yabancı sözcüklerden
Türkçe okunuşuyla terimleşen her sözcük yeni bir
Türkçe sözcüğün doğuşu önünde engel olarak dikeliyor. Eğer
dilimizi kullanmaz ve kolaya kaçarak sürekli yabancı sözcüklerden
terim devşirirsek bir gün ana dilimizi kullanmaya gerek
kalmayabilir. Çünkü anlaşılmaz hale gelen yeni bir dil türemiş
olur. Bu kez, sömürge ülkelerde olduğu gibi, eğitim tümden
yabancı dilden olsun anlayışı geçerlilik kazanır.
Ruh sağlığı ve hastalıkları eğitiminde dili belirleyen kaynak
kitaplardan birisinde yer alan çeviri yanlışı üzerine bir örnek
daha vererek olayın önemini vurgulamak istiyorum.
Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları
Anabilim Dalı’nın 2020-21 Güz dönemi eğitim programı
çerçevesinde bedensel belirti bozukluğu (BBB) ile ilgili yapılan
sunumda bir cümle kulağımı tırmaladı. BBB’nin tanı
224
Geliş Tarihi: 26.12.2020, Kabul Tarihi: 11.01.2021, Çevrimiçi Yayın Tarihi: 16.08.2021
Prof., Kocaeli Üniv., Tıp Fak., Ruh Sağlığı ve Hastalıkları AD., Kocaeli.
MY: https://orcid.org/0000-0003-0769-1628
Dr. Mustafa Yıldız, e-posta: myildiz60@yahoo.com
https://doi.org/10.5080/u26242
ölçütlerinde (APA 2013) yer alan B maddesinin 3. bendi
şöyle yazıyordu: “Bu belirtilere ya da sağlık kaygılarına aşırı
zaman ve içsel güç harcanır”. Burada yer alan içsel güç terimi
ilginç geldi bana. Günlük konuşmalarımızda bulunmayan bir
kavramla karşılaştığımızı düşündüm. Sunumu yapan araştırman
arkadaşıma içsel gücü neyin karşılığı olarak çevirdiğini
sordum. O da Türkçe DSM-5 çevirisinden aldığını söyledi
(APB 2013). DSM-5’in İngilizcesinde (APA 2013) ne yazdığını
merak ettim. Cümle şöyleydi: “Excessive time and energy
devoted to these symptoms or health concerns.” Burada içsel
gücün enerji karşılığında kullanıldığı anlaşılıyor. “Belirtiler ve
sağlık konusunda aşırı zaman ve enerji harcama” şeklinde yapılacak
çeviriyi Türkçe okuyan ya da dinleyen herkes kolayca
anlayabilir. Ancak “aşırı içsel güç harcama” durumu ilk okuma
ya da duymada insanın kulağını tırmalamaktadır. Enerji
harcamak, kolayca anlaşılabileceği gibi, içsel ya da dışsal kaynak
harcamak anlamındadır ki BBB’si olan kişi için de böylesi
bir durum söz konusudur. Çevirmen enerjiyi neden içsel güç
olarak çevirmişti acaba? Doğrudan enerji denseydi daha kolay
anlaşılmaz mıydı? Enerji yerine Türkçe bir terim kullanılmak
isteniyorsa eğer, erke denebilirdi ya da yalnızca güç harcanmasından
söz edilebilirdi. İçsel güç denince ruhsal (psikolojik) ya
da iç dünyayla ilgili olduğu düşünülen yeni bir terim çağrışımı
geliyor insanın usuna. BBB’si olan kişinin belirtileriyle ilgili
olarak aşırı zaman ve enerji harcamasının kolay anlaşılabilirliği
yerine bu çeviriyle us yeni bir bilişsel işleme yönlendirilerek
içsel güç terimi için bellekte arama/tarama yapmaya, gereksiz
yere erke harcamaya zorlanmaktadır. DSM-5’le ilgili çeviri sorunları
Türk Psikiyatri Dergisi’nde yayımlanan iki mektupta
dile getirilmişti (Öztürk 2014, Yıldız 2014). Bu maddedeki
hata da dikkate alınınca DSM-5’in Türkçe çevirisinin yeniden
ele alınması gerektiği söylenebilir.
Ülkemizde ruh sağlığı ve hastalıkları alanı da diğer bilim alanlarında
olduğu gibi çoğunlukla çeviri metinlerdeki bilgilerle
gelişmiştir. Bu çevirilerdeki terimler de genellikle çevirmenlerin
bilgi birikimi ve anlayışını yansıtmaktadır. Ne yazık ki
çevirmenler çoğunlukla alanında uzman olmayan kişilerdir.
Çevirinin bir yeniden yazım, çevirmenin de kitabın ortak
yazarı olduğu çoğu kez unutulmuştur. Bazı çevirilerinse neredeyse
çevriliverdiği görülmektedir. Çevirilerin alanda uzman
olan kişiler tarafından ve tıpkı-çeviri şeklinde değil, çevrildiği
ekinden insanların anlayacağı şekilde yapılması gerektiği
bilinmektedir (Ülker 2019). Alanda çalışan uzman ve bilimcilerin
halkın kullandığı sıradan ve anlaşılır sözcüklere terim
olma hakkını tanıması birçok çeviri sorununa çözüm getirecektir.
Hastanın takıntılı düşüncelerim var, bunları aklımdan
çıkarmakta zorlanıyorum diye yakındığı bir durumda uzmanlara
takıntı sözcüğüne terim olma hakkı tanımak düşer. İçimde
bungunluk var, içim yanıyor diye yakınan bir hastanın hastalığını
tanımlamak için kullandığı bu sözcükler terim olarak
benimsenmelidir. Bizim çocuk taşkınlaştı, delirdi diye gelen
ailenin kullandığı sözcükler hastalığı tanımlamak için de kullanılmalıdır.
Türkçede coşu, coşma, coşkunluk, coşuntu gibi
sözcükler varken iki uçlu bozukluğun yükselme ya da taşkınlık
dönemi için hipomani ya da mani terimlerini kullanmaya devam
etmenin geçerli bir nedeni yoktur. Bilimciler ve uzmanlar
her dilden kaynağı okuyarak alanlarında derinlemesine bilgilenebilir,
ancak hastalarıyla konuşurken ya da eğitim yaparken
tümden anlaşılır ve kolay öğrenilir Türkçe terim kullanmaya
özen göstermelidirler. Bunu başarmak zor değildir. Bütün
mesele özgüvenle anadilini bilimsel dil olarak benimsemektir.
Gereksindiğimiz tek şey kararlı ve tutarlı dil bilincidir.
Bu mektupla derginin yayın yönetmeninin bilim dili, anlaşılır
terim ve çeviriler üzerine yapmış olduğu vurguyu kutlamak
istedim. Türk Psikiyatri Dergisi yayın kurulu ve danışmanlarının
bu konuda öncülük yapmaya ve yol açmaya devam
etmesini dilerim.